İlişkimiz çok adaletsiz; neden değiştiremiyoruz?

“Her şey benim üzerimde. Evin işini, çocukları, planlamayı, ailelerle ilişkileri ben yürütüyorum. Defalarca konuştuk. Birkaç gün değişiyor, sonra yine aynı düzene dönüyoruz.”

Bu şikâyet çoğu zaman görev paylaşımı problemi gibi görünür. Kimin ne yapacağı listelenir, sorumluluklar bölünür, takvimler hazırlanır. Fakat kısa süre sonra eski düzen geri gelir.

Çünkü adaletsizlik yalnız işlerin sayısında değildir. İlişkinin görünmeyen hak ve sorumluluk düzenine yerleşmiş olabilir.

Görünmeyen haklar

Bir ilişkide şu haklar eşit dağılmayabilir:

  • Dinlenme hakkı,
  • Hata yapma hakkı,
  • Bir işi öğrenirken yavaş olma hakkı,
  • Fikrini değiştirme hakkı,
  • Hatırlatılmadan sorumluluk alma zorunluluğu,
  • Karar verme ve bilgiye erişme hakkı,
  • Bir ihtiyacı ertelemeden ifade etme hakkı,
  • “Şu anda yapamayacağım” diyebilme hakkı.

Bir kişi evin görünür işlerini yapmasa bile zamanını ve dikkatini kendisininmiş gibi kullanabilir. Diğer kişi ise sürekli çevrenin ihtiyaçlarına açık kalır. Bu durumda eşitsizlik yalnız “çöpü kim çıkardı?” sorusuyla yakalanamaz.

Asıl fark, kimin hayatının kesintiye uğramasının doğal kabul edildiğidir.

Adaletsiz düzen neden kurulmuş olabilir?

Bu düzen çoğu zaman bir günde ve açık bir anlaşmayla kurulmaz.

Bir taraf daha hızlı planlar, daha erken fark eder ve işlerin aksamasına daha az dayanır. Diğer taraf daha yavaş, daha dağınık veya daha az deneyimli olabilir. İlk kişi işleri üstlendikçe sistem kısa vadede iyi çalışır.

Zamanla yetkin olan kişi “Yapmazsam hiçbir şey yürümeyecek” konumuna yerleşir. Diğer kişi “Nasıl olsa o daha iyi biliyor” konumuna geçer.

Bu iş bölümü başlangıçta çiftin hayatını kolaylaştırmış olabilir. Fakat yıllar sonra biri yalnız taşıdığı için öfkeli, diğeri sürekli yetersiz görüldüğü için geri çekilmiş hale gelir.

Adaletsizlik bazen kötü niyetle değil, kısa vadeli verimliliğin yıllar içinde katılaşmasıyla oluşur.

Değişim neden bu kadar zor?

Çünkü görevler değiştiğinde kimlikler ve güç de değişir.

Her şeyi yöneten kişi yükü bırakmak ister; fakat işlerin farklı yapılmasına, gecikmesine veya hata ihtimaline dayanamayabilir. Sorumluluğu az olan kişi daha fazla söz hakkı ister; fakat yıllardır geliştirmediği bir alanda acemiliğe katlanmak istemeyebilir.

Bir taraf şöyle der:

“Artık bütün yükü taşımayacağım.”

Diğer taraf bunu şöyle duyabilir:

“Bundan sonra yalnızsın; sana verdiğim sevgiyi çekiyorum.”

Ya da roller tersine döner:

“Madem bana hiç güvenmedin, artık hiçbir şeye karışmayacağım.”

Böylece adalet arayışı yeni bir cezalandırma düzenine dönüşebilir.

Adalet ile aynılık arasındaki fark

Adil ilişki her görevin yüzde elli bölündüğü ilişki değildir. İnsanların zamanı, kapasitesi, sağlığı ve koşulları farklı olabilir.

Adalet daha çok şunlarla ilgilidir:

  • Dağılımın konuşulabilir olması,
  • Bir tarafın emeğinin görünmezleşmemesi,
  • Sorumlulukla birlikte karar ve bilgi hakkının da paylaşılması,
  • Değişen koşullara göre düzenin yeniden müzakere edilebilmesi,
  • Bir kişinin memnuniyetsizliğinin sürekli diğerinin işi haline gelmemesi.

Bazen bir kişi daha çok yük taşıyabilir; fakat bunu gönüllü, geçici ve tanınan bir katkı olarak yaşıyorsa adaletsizlik hissetmeyebilir. Aynı iş, zorunlu ve görünmez hale geldiğinde ağırlaşır.

Kaybedilen ayrıcalığa tepki

Adaletsiz düzenden daha fazla yararlanan kişi değişime direnebilir. Bu direnç her zaman bilinçli bir sömürü değildir; yıllardır doğal kabul ettiği bir hakkın görünür hale gelmesidir.

Örneğin bir eşin “Artık akşamları kendi planımı da yapacağım” demesi, diğerinde “Aileyi önemsemiyor” tepkisi yaratabilir. Oysa daha önce bir tarafın zamanı ortak, diğerinin zamanı kendisine ait kabul ediliyordur.

Değişim bu görünmeyen ayrıcalığı açığa çıkarır. Çatışmanın artması bazen düzenin ilk kez gerçekten tartışıldığı anlamına gelir.

Eşitsizlik ne zaman kalıcı bir ilişki problemine dönüşür?

Her dönemde iki taraf aynı miktarda katkı veremez. Hastalık, iş yoğunluğu, çocuk bakımı veya ekonomik koşullar nedeniyle biri geçici olarak daha fazla taşıyabilir. Eşit olmayan dağılımın kendisi her zaman adaletsizlik değildir.

Dağılımın konuşulamaması, katkının görünmemesi ve bir tarafın ihtiyacının sürekli ertelenebilir sayılması problemi kalıcılaştırır. Bir kişi “Artık bunu taşıyamıyorum” dediğinde ilişki yeniden düzenlenebiliyorsa sistem esnektir. Cevap suçlama, küçümseme veya sessizlik oluyorsa eşitsizlik yalnız görevlerde değil, söz hakkındadır.

Adaletsizliğin önemli bir işareti şudur: Bir taraf rolden çıkmaya çalıştığında bedeli yine kendisi öder. Daha az üstlenirse işler aksar ve suçlanır; yardım isterse talepkâr sayılır; öfkelenirse sorunun kendi mizacı olduğu söylenir.

Bu durumda kişi yalnız fazla iş yapmıyordur. İlişkinin devamını tek başına güvence altına almak zorunda kalıyordur.

Herkes kendi katkısını içeriden bilir

Adalet konuşmaları çoğu zaman sayıların çözemediği bir yere gelir. Çünkü insanlar kendi katkılarının ayrıntılarını içeriden, diğerinin katkısını ise görünür sonuçlardan bilir.

Bir kişi yaptığı planları, zihninde tuttuğu tarihleri, ertelediği ihtiyaçları ve gün içinde verdiği küçük kararları hatırlar. Diğerinin yükünü ise söylediği kadarıyla veya gözünün önünde yaptığı işlerle ölçer.

Diğer kişi de kendi iş baskısını, ekonomik kaygısını, fiziksel yorgunluğunu veya aile içinde taşıdığı başka sorumlulukları ayrıntısıyla bilir. Eşinin görünmeyen yönetim emeğini ise yalnız evde ortaya çıkan düzen olarak görebilir.

İki taraf da şu karşılaştırmayı yapmaya yatkındır:

Benim katkımın tamamı ile senin görebildiğim katkın.

Bu nedenle iki insan aynı anda ve içtenlikle “Bu ilişkide daha çok veren benim” diyebilir. Bu, gerçek eşitsizlik olmadığı anlamına gelmez. Adaletin kurulabilmesi için görünmeyen yüklerin de ortak bilgiye dönüşmesi gerektiğini gösterir.

Değişim talebi nasıl geçersizleştirilir?

Bir taraf daha adil bir düzen istediğinde talebin içeriği yerine kişiliği konuşulabilir:

“Sen zaten hiçbir şeyi beğenmezsin.”
“Her şeyi kontrol etmek istiyorsun.”
“Çok hesapçısın.”
“İş stresini eve taşıyorsun.”
“Benim yaptıklarımı hiç görmüyorsun.”

Bu cümlelerin içinde gerçek bir deneyim bulunabilir. Değişim isteyen kişi gerçekten eleştirel veya kontrol edici bir dil kullanıyor olabilir. Ama bu durum yük dağılımı hakkındaki soruyu kendiliğinden ortadan kaldırmaz.

Kişinin talebi karakter kusuruna çevrildiğinde konuşmanın merkezi değişir. Artık kimin ne taşıdığı değil, talebi dile getiren kişinin neden sorun çıkardığı tartışılır.

Görülmediğini hisseden kişi daha fazla örnek verir, daha sert konuşur veya yardımı bütünüyle keser. Diğeri bu sertliği yeni bir haksızlık olarak yaşar ve daha çok savunmaya çekilir.

Biri adalet ister → diğeri suçlandığını hisseder → kendisini savunur veya katkısını geri çeker → ilk kişi daha yalnız kalır → talebini daha sert ifade eder → sertlik, asıl problemin onun olduğu düşüncesini güçlendirir.

Bu döngüde ilk eşitsizlik kaybolmaz; üzerine görülmeme, öfke ve karşılıklı değersizleştirme eklenir.

Adaletsizlik ilişkinin tonu olduğunda

Çözümsüzlük uzadıkça taraflar yalnız işlerde değil duygusal ilişkide de hesap tutmaya başlayabilir. Kim daha çok aradı, kim özür diledi, kimin ailesine daha fazla zaman ayrıldı, kimin kariyeri ertelendi?

Her yeni talep eski borçların hatırlatıldığı bir pazarlığa dönüşür. Yardım gönüllü katkı değil, ileride kullanılacak kanıt gibi hissedilir. Şefkat azalır; çünkü kişi yumuşarsa yeniden fazla yük alacağından korkar.

İki taraf da dışarıdaki insanlara daha cömert ve sıcak davranabilirken birbirine karşı dikkatli, eleştirel ve savunmacı hale gelebilir. Bunun nedeni iyiliğin bitmesi değil, çift ilişkisindeki her alışverişin artık adalet hesabına bağlanmış olmasıdır.

Daha adil bir düzen nasıl kurulabilir?

Önce yalnız görevlerin değil, hakların ve görünmeyen sorumlulukların haritası çıkarılmalıdır. Kimin ne yaptığı kadar kimin fark ettiği, planladığı, hatırlattığı, karar verdiği ve sonuçları taşıdığı da konuşulmalıdır.

İkinci olarak sorumluluk, yetki ve hata hakkıyla birlikte devredilmelidir. Birine görev verip bütün kararları diğerinin vermesi, yükü değil yalnız uygulamayı paylaşır.

Üçüncü olarak iki tarafın kapasitesi ve sınırları gerçekçi biçimde görülmelidir. Adalet herkesi aynı hale getirmek değildir; kimsenin ihtiyacını sistematik olarak görünmez kılmadan farklılıklarla düzen kurabilmektir.

Bir danışmanlık sürecinin amacı bir eşin haklılığını onaylatması veya diğerini daha çok vermeye ikna etmesi değildir. Güç, söz hakkı, emek ve kaybın iki taraf için nasıl dağıldığını görünür kılabildiği ölçüde ilişkiye hizmet eder.

Taraflardan biri bütün yeniden müzakere girişimlerini reddediyor, mevcut düzenden yararlanırken maliyetini diğerine bırakıyor veya ekonomik güç kullanıyorsa ortak adalet tek taraflı kurulamaz. Kişi yine de kendi emeğini, sınırlarını ve bu düzene hangi koşullarda katılacağını yeniden değerlendirebilir.

Yeni soru

“Neden yardım etmiyor?” sorusu önemlidir; fakat yeterli değildir.

Daha derin keşif şunları sorar:

Bu ilişkide kimin zamanı kendisine ait?
Kim hata yapabilir, kim yapamaz?
Kim bir işi nasıl yapacağına karar veriyor?
Kim diğerinin duygusunu ve düzenini taşımak zorunda?
Ben kendi katkımın tamamını, onun yalnız görebildiğim katkısıyla mı karşılaştırıyorum?
Değişim talebi geldiğinde içeriğini mi konuşuyoruz, talebi getiren kişiyi mi açıklıyoruz?
Bugünkü düzen başlangıçta hangi sorunu çözmüştü?
Şimdi değişirse her birimiz hangi rolü ve hangi ayrıcalığı kaybedeceğiz?

Adalet yalnız yeni görev listesiyle değil, ilişkinin görünmeyen hak düzeni yeniden kurulduğunda oluşabilir.

Bu yazı genel psikoeğitim amaçlıdır; kişisel değerlendirme veya danışmanlık yerine geçmez. Ekonomik kontrol, korkutma ve şiddet sıradan iş bölümü problemi değildir.

Yaşamca Blog